Cixous, tanımlanmasının olanaksızlığına dikkati çektiği bir kategori olarak l’écriture feminine’ e , dil ile kurulan ilişkide otomatizmin kırılmasının öneminin stratejik kılavuzluğunu verir, yazın ancak bu sayede fallosantrik otorite tarafından zaptedilemeyecektir. Cixous’un önerisi, cinsiyet tanımlarının uğradığı değişimle büyük ölçüde geçerliğini yitirmiştir. Ancak, 'l’écriture feminine’ yine de belirsiz bir kategori olarak dikkat çekmeyi sürdürmektedir, ve daha da iyi yazdıkça kendi yazarlarınca terkedilen- ör.Julia Kristeva- bu kategori, çekim gücünü, Cixous'un teorik olarak baştan ıskaladığı bir gerçekten almaktadır: Bu kategoriye dikkat çekici katkılarda bulunmuş birçok kadın yazar, otomatizmi kırmak bir yana, kurucu parçası oldukları bu genel otomatizmi, farklı türden bir otomatizm ile eşzamanlı olarak çalışır duruma getirme pratiği üzerinde yükselmiştir.
(...)
Cixous’un özendirmek amacında olduğu bu değildir ancak açık bir örnek olarak Anaïs Nin, bu kategori içerisine kabul edilmiş oluşunu, tam da kırmadığı ancak teslim olduğu bu otomatizme, başka bir deyişle erotik edebiyat kategorisini sürrealizm etkisiyle “kendi” erotik tecrübelerini yazarak parçalamış olmasına borçludur. “Zevk, ihanet, düş. Ama aynı zamanda; aşağılanmış yazarın öcü. Hiç duyulmamış olmanın zorlamasıyla Anaïs bedenin anlamlı dilini seçti.”Anaïs Nin’in en büyük eseri 1931-1974 yılları arasında tutmuş olduğu günlüğüdür. Anais yazarlık kariyerini, yalnızca bu eşiği aşmaya adamıştır, onun yazını, kadının yazın ve hatta daha genel anlamda kadının sanat ile olan ilişkisine ilk elden bir tanıklıktır. Bu da, l’écriture feminine kategorisi içerisinde değerlendirilebilecek, Cixous’un deyimiyle bedeniyle yazmakta olan kadınların, yazında ancak bir alt-kategori altında değerlendirilebileceğini ve – kadın için/kadın yüzünden bir dil devriminin taşınması arzusuyla işgali adeta davet eden- en baskın türlerin - roman*- bu istek dışında kaldığını göstermektedir. Beden ile yazmak, tanıklık etmektir, tanıklık etmek yazarı anlatıcı ile aynı kılar ve bu ayrımın olmayışı da tıpkı Anais Nin gibi, bu tür yazarların eserlerinin başka kategorilerde – örneğin kurmaca anlatı- değerlendirilmelerini bir sakınca olarak getirir önümüze. Anais Nin sadece kendisine tanık olmuştur...
(...)
Bir tanıklıktan, Nin’in günlüğünden başka bir kadın yazar/ressama dair başka bir anekdot:
“Hikayeyi hatırlıyorum, Ernst Eleonora Carrington ile evlendiğinde anlatılmıştı bana. Çok güzel bir İngiliz kızdı. Sürrealistler, grup halinde, onun nevrozunu delilik noktasına dek körüklediler. O bir ressamdı. Bir tuvale resim yapıp onu duvara dayayabilirdi. Birkaç gün sonra arayıp onu bulamayabilirdi. Hikaye şuydu, Max Ernst’in tuvale ihtiyacı olmuştu ve onun tuvali üzerine resim yapmıştı. Ama kıza şunu derdi: ‘Bir tuvale resim yaptığından emin misin? Ben öyle bir resim görmedim.”
(...)
Nin burada, Carrington’ın ilk ismi Leonora’yı, kızın gruba teslimiyetine bir gönderme olarak Ernst ile birleştirip Eleonora’ya dönüştürüyor. Aynı teknik çatı altında bir araya getirdiğimiz bu iki kadının evreninde kız ile gönderme yapılan kadın, kadının ilk dönem sürrealizmdeki makbul ifadesi olan femme-enfant dır.Carrington’ın, eserleri ve seçimleriyle bu tanımı büyük ölçüde değiştirdiğini ve Carrington’ın gerek resim gerekse yazın alanındaki çalışmalarının eşi Max Ernst tarafından desteklendiğini akılda tutarak, anekdotun kışkırttığı iki farklı okumaya girişebiliriz.
(...)
Okuma I:
Kadın, dil –ve imge- ile ilişkisinde, koşulsuz bir otomatizmi ancak deliliğin sınırında yaşayabilir. Bu okuma bize, kadının gerçek sanatsal üretimi ancak delililiğin, burada Carrington özelinde ancak nevrozun tepe noktalarında gerçekleştirebileceği bilgisini verir. Carrington, Cixous’un, kanonik olduğu su götürmez ve bu haliyle de erkek egemen söylemin bir uzantısı olmaktan koparamayacağımız kategorisine girmek şansını(!), Cixous’un önerisinin tam tersine, yani otomatizmi kırarak değil onun önerdiğinin tam aksini yaparak, yani kadının kendi dilinin geçmişine, tecrübenin, duyuların, “-gibi” görmelerin kodlandığı ve istiflendiği kaynak-alan olarak bilinçdışının sondajı aracılığıyla elde etmiştir...Bu okuma, kadının fallosantrik dil ile mücadele/kaynaşma amaçlı, bilinçli ya da bilinçdışı olarak ürettiği savunma/iç içe geçme tekniklerine güvenmekten başka bir seçeneğin olmadığını göstermektedir. Cixous’un kesinleştirmekten – yüksek olasılıkla kesinleştirilmesinin olanaksızlığı sebebiyle- kaçındığı ‘l’écriture feminine’ pratiği, kadının deliliğini, kadının kendi dilini bulmasının tek koşulu olarak değil, ancak dilin merkezine yapılacak bir saldırıda potansiyel bir güç merkezi olarak konumlandırması açısından tamamen işlevsizdir.
(...)
Okuma II:
Carrington ne üretirse üretsin, üretimi Max Ernst tarafından hiçbir şekilde, ne bilinçli ne de bilinçdışı süreçlerin sonucu olarak görülemeyecektir. Bu okuma diğerine kıyasla çok daha güçsüz izlenimi verir, ancak gerçekte ilk okumadan çok daha güçlüdür. Ona gücünü veren toplumsal gerçeklik ya da Anais Nin’in almayı başardığı öcün motivasyonudur. Simone de Beauvoir, “l’écriture feminine” kategorisinin, sanatçının narsisizmini doyurma arzusundan ibaret olduğunu ve toplumsal iletişime hiçbir katkı sağlamayacağınını söyleyerek reddeder. Feminist bir söylem, yazar ya da okur olarak kadına hiçbir avantaj sağlamayacak bir görünmezlik halini çağırıyor ise, kendi politik raison d'être ini gözden çıkarıyor olmalıdır, çünkü bu, kendi narsisistik süreçlerine kapatılmış kadının üretimini yüceltirken, üretim aracılığıyla görünür kılınamayan bir kadın portresi çizmektedir. Bu iki durum, karşılıklı bir dışlama ilişkisinin taraflarıdır. Ernst’in bulunuşunun,gözlerinin, her ne kadar gerçekleşirse gerçekleşsin –kitap/tuval- kadının üretimini göremiyor ya da göremeyecek olması, kadının üretiminin bir tarafınının her durumda fantazinin alanında, gerçek ile sınanamayacak tamamen farklı bir konumda, hatta bir anlamda bazı açılardan dilin dışında olduğunu göstermektedir.
(...)
De Beauvoir ve Butler’ın kadın tanımlarının ve toplumsal cinsiyet söyleminin, bir “l’écriture feminine”in gerçekleştirmeyi hayal bile edemeyeceği ölçüde özgürleştirici olduğu gerçeğini kabul etmek gerekiyor ve edebiyatın, kadının üretiminde, bireysel bir iç dökme çanağı olmaktan ancak bu sayede kurtularak, dilin kendisine yönelebileceğini. Ancak bir keşfi gerektirmiyor, hayır. Tecrübeden yana olan bakışımız şunu söylüyor, kadının kendisine özgü bir dili, erkek egemen söylemin ürettiği türleri parçalama, onlar içerisinde dilediğince gezinme özgürlüğü saklıdır. Ancak kadının yazarken her yazar gibi bunu, okurla kendi iletişim yöntemlerini keşfetmek üzere erkeksi bir yönelimle değil, yalnız başına gerçekleştirdiği unutulmamalıdır. Bu anlamda kadının dil ile olan geçmişi, dilin kadın ile geçmişi denli uzundur. Yine tecrübe, kadının edebiyatta bir dil yaratmaktan çok, dili kendine benzetmek suretiyle ilerlediğini göstermektedir.
Hande Koçak, Aralık 2009







